top of page
Search
  • Begum Makinacı

Sessiz kalmak kadınları hasta ediyor

Psikolog ve yazar Maytal Eyal'ın Time dergisinde çıkan bu yazısı Batı kültürü kastedilerek yazılmış ama tüm dünyada kadınlardan daha uyumlu olmaları ve kendilerini ifade etmemeleri bekleniyor.


Yazı: https://time.com/6319549/silencing-women-sick-essay/ Çeviri: Uzm. Psk. Begüm Makinacı

“Başkalarını daha çok hayalkırıklığına uğratın” üzerine para verip de duymak isteyeceğiniz bir tavsiye olmayabilir, ama bu terapi ofisimde sıklıkla yapabileceğim en değerli rehberlik oluyor. Danışanlarımın çoğu kadın ve neredeyse hepsi başkalarını hayalkırıklığına uğratma korkusu ile mücadele ediyor. Kültürümüz kadınların sürekli tatlı, fedakâr ve duygularını dizginleyebilir halde olmalarını destekliyor ve “hayır” demek veya isteklerini ve ihtiyaçlarını net bir şekilde ifade etmek danışanlarıma mantıksız gelebiliyor. Fakat bu durumun sağlıklarını gerçekten etkilediğini fark ettirmek de benim işim.

Günümüzde, otoimmün hastalıkların neredeyse %80’i kadınlarda görülüyor. Kadınlar, kronik ağrı, uykusuzluk, fibromiyalji, uzamış COVID, huzursuz bağırsak sendromu ve migren için yüksek risk grubundalar ve kadınların bir kalp krizi sonucunda ölme ihtimali erkeklerin iki katı. Kadınlarda depresyon, kaygı ve travma sonrası stres bozukluğu görülme oranı erkeklerde görülme oranının iki katı ve en ölümcül psikolojik hastalık olan anoreksinin görülme oranı ise kadınlarda 9 kat daha fazla.

Neden kadınların bu hastalıklara kapılma oranı erkeklere göre çok daha yüksek? Aradaki farkın bu kadar büyük olması sadece hormonal veya genetik faktörlerle açıklanamaz, psikososyal etmenlerin de önemli bir katkısı var. Özellikle, kültürümüzün kadınlar için desteklediği değerler, yumuşakbaşlılık, son derece fedakâr olmak ve öfkeyi bastırmak bizi kronik hastalıklara yatkın hale getirebilir.

1980’lerin sonunda, Harvard Üniversitesi mezunu psikolog Dana Jack depresyondan mustarip kadın hastalarda ortak bir hal tanımladı: takıntılı biçimde bakım verme, karşıdakini memnun etme isteği ve insan ilişkilerinde yakınlık kurma ve ilişkiyi devam ettirme amacıyla kendini ifade etmekten kaçınma olarak tanımlanan bir sessiz kalma eğilimi. Kişileri uzun yıllar boyunca takip eden araştırmalar sonucunda, Jack bu şekilde davranmayı öğrenmenin kökeninin toplumsal cinsiyet rollerinde olduğunu ve daha yüksek depresyon riskiyle ilişkisi olduğunu bulmuş.

O zamandan beri, hatırı sayılır miktarda araştırma kadınların sessiz kalmasının sadece depresyon ve yeme bozukluğu gibi psikolojik sorunlarla değil, aynı zamanda fiziksel hastalıklarla da ilişkisini kanıtladı. Örneğin, 2022’nin Mart’ında Pittsburgh Üniversitesi’nde bir grup araştırmacı, “Yakınlarıma öfkemi nadiren ifade ederim” gibi ifadelere katılan siyahi kadınların karotid ateroskloz adı verilen ve kalp kriziyle ilişkilendirilen bir kalp damar hastalığına sahip olma ihtimallerinin %70 daha fazla olduğunu buldu. Başka araştırmalar da kadınlarda sessiz kalıp hissedilenleri içine atmanın huzursuz bağırsak sendromu, HIV, kronik yorgunluk sendromu ve kanserle ilişkisi olduğunu gösterdi.

İlginçtir ki, kadınların sessiz kalması ile erken ölüm riski arasında da bir bağ bulunmuş. Bir araştırmada, Massachusetts’te yaşayan 4000 kişi 10 yıl boyunca izlendi. Eşleriyle kavga ettiklerinde kendilerini ifade etmeyen kadınların ölme olasılığının edenlere göre 4 kat daha fazla olduğu bulunmuş. Yaş, tansiyon, sigara kullanımı ve kolesterol gibi başka faktörlerin etkisi dahil edilmediğinde de sonuç değişmemiş.

Kadınlar hissettiklerini bastırıp ihtiyaçlarını görmezden geldiklerinde sağlıkları kötü olarak etkileniyor. Fakat sessiz kalmayı ödüllendiren bir kültürde başka türlü davranmak kadınlar için zor olabilir. Genç kadınlar “sükunetlerini korudukları” için övülürken, anneler kendini yoksayma derecesinde fedakâr olduklarında saygıdeğer sayılıyorlar. Dile getirilmeyen bu standartlar kısır bir döngüye yol açıyor. Birçok kadına kendi ihtiyaçlarını sağlıkları pahasına bile olsa görmezden gelmek, kültürel değerlere karşı çıkmaktan daha kolay hatta daha iyi geliyor.

Hekim ve yazar Gabor Mate, çoksatan kitabı Normal Efsanesi’nde toplumumuzun en “normalleştirilmiş varolma biçimleri”nin, üzerimize kalabilecek yükümlülükler yerine takdire şayan dayanaklar olarak gördüğümüz birçok özelliğin aslında inanılmaz derecede toksik olduğunu söylüyor. Başkalarının ihtiyaçlarına öncelik vermek için kendini görmezden gelmenin kadınların üstlendiği sağlığa zararlı rollerden biri olduğunu açıklıyor. “Toplumumuzun “normal”i kadınların sağlığı için tıbben hafife alınan ama tehlikeli yüklerden biridir”.

Görünen o ki, kadınlığın erdemleri aslında pek de erdemli değil: bedenlerimize ve sağlığımıza zarar verenler de bizzat bu erdemler. Bunu da genellikle gayet normal görünen gündelik yaşantılarla, yavaş yavaş ve zaman içinde yaşama gücümüzü ve esenliğimizi aşındırarak yapıyorlar. Danışanlarım “evi ben geçindirmediğim için kendi ihtiyaçlarıma öncelik vermeyi hak etmiyorum” veya “İstemediğim halde evlenme teklifini kabul ettim” diyorlar. Sağlıkları pahasına toplumun “makbul” olarak değerlendirdiğine yavaşça yaklaşma çabası içindeler.

Bir psikolog olarak, karmaşık kültürel bir sistem tersini yapmasını söylerken danışanlarımın kendi duygusal ve fiziksel sağlıklarına sahip çıkmalarına yardım etmek bazen zorlayıcı olabiliyor. Yine de, pratikte fark yaratacak bazı somut değişiklerin mümkün olduğunu fark ettim.

Her duygunun arkasında bir ihtiyaç yattığını anlamak yaklaşımınızı kökten değiştirebilir. Örneğin, öfke, şu an içinde bulunulan şartları değiştirme arzusunun bir işareti olabilir. Kadınlar olarak kendi duygularımıza uygunsuz muamelesi yapmak ve bedenimizdeki arızaların sesini kısmak ve görmezden gelmek yerine, bunlara birer rehber gözüyle bakabiliriz. Kendi öfkemizi bastırmak yerine, bu anlarda kendimize şu değerli soruyu sorabiliriz: Şu an neye ihtiyacım var?

Bununla yakından ilişkili bir başka egzersiz ise, sınırları belirlemektir. Bilinçdışı seviyesinde kendi sevilebilirliğimizi en değerli varlığımız olarak görmeyi öğrenmişken, sınır koymak sezgilerimize sıklıkla ters gelebilir. Birçoğumuz, ihtiyaçlarımızı ve yetersizliklerimizi dürüstçe paylaşmanın içinde bulunduğumuz ilişkiyi tehdit edeceğinden korkarız. Oysa ki tersi doğrudur: Radikal bireyselleşmeye neden olabilecek toksik sınırlardan ziyade sağlıklı sınırlar koyduğumuzda, ilişkilerimiz aslında daha kuvvetli ve daha sağlıklı hale gelir. Aynı zamanda, sağlıklı ilişkiler kurmak beden sağlığımızın da ayrılmaz bir parçasıdır: bir araştırma destekleyici sosyal ilişkileri olan kişilerin erken ölüm riskinin %50 daha az olduğunu göstermiştir.

Kadınlığın erdemlerini yeniden tanımlarken, kendi duygularımıza saygı gösterdiğimiz, ihtiyaçlarımıza öncelik verdiğimiz ve sınırlarımızı aktif olarak konuştuğumuz yeni bir “normal”e ihtiyaç var. Böyle bir dönüşüm hem bireysel hem toplumsal seviyede değişim gerektiriyor ve hiçbir şekilde kolay olmayacak. Ancak buna her şekilde değer-neticede bu kadınlar için hayat memat meselesi.

75 views0 comments

Recent Posts

See All

Comments


bottom of page